Powered By Blogger

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Akşama Kadar Yaşamak


Mekke...

Yaşlı bir adam ve genç bir delikanlı bir köşede oturup konuşmaktalar. Önlerinde iyi giyimli bir adam belirir. Genç olanın önüne bir kese altın koyar.

Genç:

- Sağol, paraya ihtiyacım yok.

- Olsun, ben sana veriyorum, ister sen harca, ister fakirere ver.

Genç fazla ısrar etmez. Keseyi alır hemen hepsini ihtiyacı olduğunu bildiklerine dağıtır.

Yaşlı adam aynı akşam genci bir başkasından yardım isterken görür ve sorar:

- Niçin o bir kese altından kendine ayırmadın?

Genç:

-Akşama kadar yaşayacağımı düşünemezdim.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Alay Etmenin Cezası

Alay Etmenin Cezası


Gavs-ül-Memdûh hazretleri, bir gün dergâhın önünde otururken Abdürrahîm Efendiyi huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Şam'a gidip gitmediğini sordu.

O da;
"Gitmedim efendim" deyince;

"Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin?" buyurdu.

İşâret ettiği yöne baktığında, yemyeşil bahçeleriyle, Şam'ın karşısında durduğunu hayretle gördü. Şam'ı merakla seyrettiğini gören Gavs-ül-Memdûh;

"Abdürrahîm! Boşi köyü buradan uzakta mıdır görülebilir mi?" buyurunca, rüyâdan uyanır gibi Şam gözlerinden silindi ve hocasına;

"O köy buraya uzaktır, görünmez efendim." diye cevap verdi.

Bunun üzerine;

"Doğu tarafına bak!" buyurdu.

O anda küçük bir tepenin yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözünün önüne geldi. O anda köyün bir kenarında, Gavs-ül-Memdûh'un talebelerinden birkaç tânesi oturmuş sohbet ediyorlardı. Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış yatıyor, talebelerle alay ediyordu.
Gavs-ül-Memdûh;

"Abdürrahîm! Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?" diye sordu.

O da;

"Görüyorum efendim. Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim." diye sordu.

Hocasının hiç cevap vermemesinden cesâretlenerek ayağını hızla bekçiye doğru salladı. Allahü teâlânın izniyle, ayağı bekçinin tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye başladı. Bir daha vuracaktı, fakat Gavs-ül-Memdûh;

"Yeter yâ Abdürrahîm!" buyurunca, durdu.

Boşi köyü de gözünden kayboldu. Hocasının bu kerâmetlerine hayran kalmıştı.

Aradan on gün geçmişti. Boşi köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde Gavs-ül-Memdûh'un huzûruna çıkarıldı. Ağzı sol kulağına kadar eğilmişti. Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı kadar gerginleşmişti. Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de konuştuğu anlaşılıyordu. Zor konuşabilen bekçi;

"Aman yâ Hocam! Allahü teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma vurdu. O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı. Ağzım da bu hâle geldi. Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim. Ne olur beni affediniz ve ağzımın eski hâle gelmesi için duâ ediniz." diyerek ağladı.

Gavs-ül-Memdûh onun bu durumuna çok üzüldü. Merhamet edip ellerini kaldırarak duâ etmeye başladı. Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne sürdü. O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Bu Gün Cuma

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu. \"Gel seni camiye götüreyim\", dedim. \"Bugün Cuma biliyorsun.\" \"Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun,\" dedi. \"Biliyorum ama,sebebini gerçekten merak ediyorum.\" \"Ne bileyim olmuyor işte, dedi. Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.\" Gayri ihtiyari gülmeye başladım. \"Herhalde şaka yapıyorsun,\" dedim. \"Bunun için cami terk edilir mi?\" \"Ciddi söylüyorum,\" dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.\" Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı. \"Peki, dedim. Hayatında hiç camiye gitmedin mi?\" \"Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim,\" dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum. Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık. Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra,kendisinin camide olduğunu söylediler.Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı. Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle: \"Hani, dedim.Camiye gelmeyecektin?\" Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu. \"HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.
Mucize

Ben ve kardesim, yillarca annemin duzelmesi icin adeta Allah'a yalvariyorduk. Her aksam evdeki huzursuzlugun uzerine gozyaslari icinde Allah'a yeniden dua ederdik. Biz daha 9 yasinda ve neyin ne oldugunu bilmezdik. Annemin agir deprosyonlari yillarca surdu. Hergun ruh gibi evin icinde oyle dolasiyorduki bizler birdaha yikiliyorduk. Azimizi actigimiz anda tokat indirirdi. Cok zor bir cocukluk yasadik o yuzden. Annemin bu durumu bizleri yikmisti. Hergun aglamaktan yilmistik. Yinede icimizde bir gucuk umut vardi....bir gece yine annemin bizi dovmesi uzerine yenide aglayarak odamiza gectik..hungur hungur aglarken yeniden ellerimizi actik ve oyle isyan, uzuntu dolu duygularla dua etmeye basladik...
Allah'im neden annem hep boyle. Biz zaten babasiziik annem neden boyle bizi hep dovuyor diye..
ama duayi oyle bir icten soyluyordukki...
Allah'im bizim canimizi al..yada annem iyilessin Ya Rabbim. Sen buyuksun..biz biliriz sen istersen hersy olur. Neolur bizi duy yarabbim

BUnun uzerine o gece rahatca uyuduk...ertesi gun hayatimda asla unutmayacagim bir donus oldu..
Annem eski annem degildi..bizi iyi davrandi ve bizleri sevdi..ilk defa bir annem oldugunun farkina vardim.
Icimdeki bu ALLAH aski oldukca birtek herseyi onun degistirebilcegini biliyorum

Oysa gun geldi isyan ettim, inthar etmeye kalktim 9 yasinda bir kiz cocugu olarak..bide dua ettim annem olsunde bizi elinden alsinlar diye
ama simdi oyle mutluyumki annem o gunden beri cok degisti...sana cok sukurler olsun mevlam...

sadece senden dilerim, sadece senden beklerim..
seni cok seviyorum ALLAH'im


bu gercekten hayatimin mucizesiydi...yillarca hergun aglayarak dua ettim..ve dua'm bir gun icinde degisti..bunu buraya yazmamin nedeni herkezin hicbirseyden umut kesmesin basta ALLAH'tan

Tövbe

Tövbe

Sehrin en zengin ve dindar ailesinde yetisen Fahri arkadaslari yüzünden bir türlü kötü yoldan cikamaz.Parasi bol oldugu icin arkadaslarina bakan ve uyusturucu bagimli olan Fahri gün gectikce dahada batakliga dogru gider.Annesinin nasiyatini dinlemeyen ve Bababasina hic saygisi olmayan Fahri bir gün evden atilir.Arkadaslarinda yatip kalkan ve maddi durumda sorun yasiyan Fahri hirsizlik yapmaya baslar.Birgün Annesini yanliz oldugunu bilen Fahri eve gider ve Annesinden para ister.A nnesinin vicdani rahat etmez ve para verir,söyledigi tek kelime ogluna:"Oglum tövbe et imana gel,Allah her yolunu acar yardim eder sana" bunu dinlemeyen Fahri evden gider.Ertesi gün yaptigi soygun yüzünden tutuklanan Fahri Cezaevine konulur.Kogusunda ayni sabika yüzünden yatan mahkum arkadasiyla sohbete baslar.Ailesinin cok Zengin oldugunu söyler ama yinede hirsizlik yaptigini anlatir.Günler gectikce ikili cok iyi arkadas olurlar ve hapisteki zamani gecirirler.Bir Gecesi ter icinde kalkan Fahri kogus arkadasini uyandirir:"Ahmet annemin sesini duyuyorum,tövbe et diye yalvariyor" takma kafana der Ahmet o bu Rüya sen yat diye cevaplar.Her gece ayni sesleri duyan Fahri birgün güzel abdest alip tövbe eder.Dini kitaplar okuyup dua ögrenmeye baslar.Ahmetse orali hic olmaz.Seneler gecmis Ahmetin tahliye günü gelmisti."Fahri annenin adresini verde elini öpmeye gideyim senden selamlar söyliyeyim der." buna cok sevinen Fahri adresini verir ve Annesine cok selam söylemesini ister.Cezaevinden cikan Ahmet hemen taxiye atlar dogru adresse dogru yola cikar.Beyninden gecen tek düsünce Ailesi zengin iyi esya calinir düsünen Ahmet sonunda adresse ulasir.Zile bastiginda karsisinda Kapali bir kadinla karsilasir:"Merhaba Yenge ben oglunuzun mahkum arkadasi,sizin ellinizi öpmeye geldim ve ayrica oglunuzdan cok selamlar getirdim der ve iceri girer" cok sevinen Anne hemen Yemek hazirlamaya mutfaya gider,bu bos zamani degerlendiren Ahmet masada buldugu cantayi acar ve icinden para ve altinlari alip gizlice kacar.Mutfaktan gelen Anne genc cocugu göremeyince cantaya bakar ve esyasinin calindigini anlar.Cok üzülen Anne agliyarak ogluna mektup yazar:"Oglum sagol selamini aldim ama Arkadasin altinlarimi ve parami alip kacti" mektupu alan Fahri cok üzülür ve Annesine mektup geri yazar intikam sözüyle.Seneler gecer ve Fahrinin tahliye günü gelir.Hapisden cikan Fahri efendi bir delikanli olmus ve uzattigi sakal sayesinde tanilmiyacak hale gelmis.Annesin evine gitmeden dogru Ahmetin yasadigi evin Adresine gider.Zili caldiginda kapiyi acan teyze derki"Ahmet yok o icki mekaninda takilir " verdigi adresse giden Fahri sonunda Ahmeti sarhos halinde bulur:"Merhaba dostum degip yanina yaklasir" "sende kimsin der Ahmet" tanilmadigini fark eden Fahri birsey demez ve kolundan tutup götürür.Ayakta zor duran Ahmet hic birsey hatirlamaz.Fahri evinin arkasindakki kulübeye Ahmeti sokar ve onu iple baglar.Odada sadece bir tuvaletle cesmenin bulundugu yerde uyanan Ahmet sasirir.Nasil buraya geldigini ve kim neden getirdigini bilmeyen Ahmet elindeki ipi cözmeye basarir.Kapiyi acamayan Ahmet beklemeye baslar.Ilk gün gecer ve hala kimse kapiyi acmaz.Ahmet sikilmaya baslar su icerek karnini doyurur.Sag sola yürüyüp cok düsünen Ahmet hala bilmez neden burda oldugunu.Duvardaki yazi ona cok takilir.Cesme diye bir kelime yaziyordu duvarda.Cesmeye bakar ama hala anlamini anlamaz.4 gün olmustu Ahmet umudunu kesmeye baslar.Her yeri inceleyen Ahmet kösede yerde bir zarf bulur.Icini hemen acan Ahmet ayni kelimeyle karsilasir.Cesme yaziyordu icinde sadece.Cesmeye dogru yönelen Ahmet iyice düsünür.Cesmede sadece su icilir ve abdest alinir düsünen Ahmet sonunda Fahrinin sözleri aklina gelir.Güzel abdest alan Ahmet avucunu acar ve dua eder:"Allahim affet beni cok günahlar yaptim tövbe ediyorum daha yapmiyacagim der" bunu izleyen Fahri o anda kapiyi acar ve Ahmetin önüne cikar.Neye ugradigini farkina varan Ahmet bu sözleri fahriye dedi :Beni önce Allah sonra sen Affet,ben sana kötülük yaptim ama sen karsilik olarak bana en güzel iyiligi yaptin" Fahri basini salliyarak birbirleriyle kucaklasirlar....

Delinin Veliye Tavsiyesi

Delinin Veliye Tavsiyesi


Bayezid-i Bestamî hazretleri. Büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor:

-Ne yapıyorsun?

Hizmetçi:

-Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum.

-Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin?

-Hastalığını söyle.

-Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum..

-Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum..

Parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bestamî hazretlerine:

-Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.

Bayezid-i Bestamî hazretleri, delinin yanına sokularak:

-Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi.

Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti:

-Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir... Akşam-sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.

Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid hazretleri:

-Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.

Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir.

Padişah ve Genç

Padişah ve Genç

Olay Peygamberimizden çok önce geçer. Zamanın birinde insanların kendisine taptığı bir padişah ve onunda bir sihirbazı vardı. Sihirbaz bir gün:
- Padişahım, artık ihtiyarladım. Bana bir genç verseniz de ona sihir öğretsem.
Padişah ona bir genç buldurur ve yollar. Gençin eviyle sihirbazın evi arasında bir rahip yaşamaktadır. Genç zamanla ona da uğramaya başlar. Sohbetederler. Rahibin anlattığı hoşuna gider ve arkadaşlıkları devam eder ve genç onun dinine girer. O'nunla beraber olduğu müddetçe zamanın nasıl geçtiğini anlamaz ve dolayısıyla hep geç kalır. Sihirbaz da kızar, kızmakla kalmaz dövmeye de başlar.

Genç durumu sonunda rahibe de iletir.Rahip:
- Sihirbazdan korktuğunda, "Evimizdekiler alıkoydu", ailenden çekindiğin zamanda "Sihirbaz bırakmadı" dersin. Bu hal üzerine epeyi zaman gidip gelir genç. Bir gün önünü yırtıcı bir hayvan keser ve kendi kendine:
- Sihirbaz mı daha üstün, yoksa rahipmi bugün öğreneceğim.
Bir taş alır ve:-
- Ya Allah, ihtiyarın işi, sana sihirbazın işinden sevimli ise şu hayvanı öldürüver, der. Taşı atar ve vahşi hayvan ölür. Durumu olduğu gibi rahibe anlatır. Rahip:
- Bugün sen benden üstün haldesin. Eğer bir belaya uğrasan, benim ismimi söyleme..

Delikanlı bir çok hastalığa şifa verir hale gelir, körlerin gözlerini açar. Padişahın kör bir arkadaşı da bunu duyar ve bir çok hediyeyle beraber gencin yanına gelerek:
- Gözlerimi açarsan, bu hediyelerin hepsi senindir, der. Delikanlı:
- Ben kimseye şifa veremem. Şifayı ancak Allah verir. Eğer Allah'a iman edersen, Allah'a dua ederim, O da sana şifa verir.
Hasta derhal iman eder. Gözleri açılır. O sevinçle hemen padişahın yanına gider. Padişah sorar:
- Gözlerinin görmesini kim sağladı?
- Rabbim.
- Senin benden başka bir Rabbin mi var?
- Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah'tır.
Hükümdar kızar, işin aslını öğrenen, delikanlının ismini alana kadar işkence ettirir. Genç hemen huzura getirilir. Padişah:
- Sihrin körleri bile iyileştirecek seviyeye ulaşmış, herkese şifa veriyormuşsun.
- Ben hiçbir derde şifa veremem, şifayı anacak Allah verir.
Padişah, delikanlıya da rahibin ismini verinceye kadar işkence eder. Rahip huzura getirilir. Padişah:
- Dininden dön.
Rahip de teklifi rededer. Derhal başı kesilir. Delikanlı getirilir, "Diniden dön" teklifini rededer. Padişah onu yakın adamlarına vererek:
- Onu falan dağa götürün, dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse serbest bırakın, yoksa aşağı atın, der.
Yola girerler. Uzun ve yorucu bir günün sonunda dağın tepesine ulaşırlar. Genç:
- Allahım, nasıl dilersen beni onlara karşı sen koru, diye dua eder.
Dağ sarsılır. Delikanlının dışında hapsi yuvarlanıp gider. Delikanlı döner Padişaha gelir. Hükümdar sorar:
- Seninle beraber gidenlere ne oldu?
- Allah beni onlara karşı korudu.
Padişah bu sefer onu bir başka gruba teslim etti ve:
- Bunu bir gemiye bindirin, denizin ortasına getirin ayağına taş bağlayın, dininden dönerse serbest bırakın, yoksa denize atın, der.
Genç:
- Allahım, nasıl dilersen beni onlara karşı sen koru, diye dua eder.
Gemi onlarla beraber alt üst olur. Delikanlının dışında hepsi boğulur. Döner. Padişah:
- Seninle beraber gidenlere ne oldu?
- Allah beni onlara karşı korudu. Sana emrettiğimi yapmadıkça beni öldüremezsin.
- Nedir o?
- Halkı, geniş bir meydana toplayacaksın, beni de hurma dalına asacaksın. Sonra ok torbamdan bir ok al, yayın tam ortasına yerleştir, daha sonra bağırarak "Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adı ile" de, sonra at. Sen, böyle yaptığın takdirde beni öldürebilirsin, dedi.

Halk meydana toplanır. Denildiği şekilde yapılır. Ok atılır. Delikanlı ruhunu teslim eder. bütün bunlara şahit olan halk:
- Delikanlının Rabbine iman ettik, derler.
Padişahın adamları gelerek:
- Çekindiğin oldu, halk iman etti. Padişah:
- Hemen hendekler açın. İçinde ateşler yakın. Kim dininden dönmezse ateşe atın.
Emir yerine getirilir. Sonunda kucağında çocuğu ile birlikte bir kadın gelir, ateşe düşmemek için bir an durur, sendeler.
Kucağındaki çocuk dile gelir:
- Ey anneciğim sabret. Çünkü hak din üzerinesin.
...ve çocuğun konuşmasıyla beraber....

Besmelenin fazileti





Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.

Birgün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :

"Şuna bir oyun çevireyimde görsün; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :

- Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :

- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.

Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere,

" Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.

Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.

Sonra karısına ;

- Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;

- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet Alah'ım...

O saliha kadın ise ;

- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin,diye dua ediyordu.

Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."

Bu akşam Hindistan'da

Bu akşam Hindistan'da

Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:

- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana...

Adam telaş içinde:

- Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı..

- Peki ne yapmamı istiyorsun?

Adam yalvarır:

- Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!

Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:

- Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:

- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?" der.

Azrail (a.s) cevap verir:

- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki:

- "Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!" Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.

Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh

Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh

Şeyh Hammad (Ebu'l - Hayr Tinati) Hazretlerinin bir eli kesikti. Bir gün mürüdlerinden biri küstahlık ederek ona elinin kesilmesine sebep olan şeyin ne olduğunu sordu. Şeyh Ebu'l - Hayr Tinati Hazretleri elinin kesilmesine sebep olan hadiseyi şöyle anlattı:

- Gençliğimde bir hünah işledim. Ondan dolayı elimi kestiler, buyurunca ne zaman olduğun sordular.

Hz.Şeyh de meseleyi başından anlatmaya başladı.

- Ben mağrip diyarında oturmakta idim. Sefere çıkmayı ve biraz gezmeyi arzuladım. Tınattan ayrılıp İskenderiye'ye geldim. Orada oniki sene kaldım. İskenderiye'den sonra Dimyat'a dökülen ırmak kenarına dağa kamıştan bir ev yapmıştım. O sıralarda Dimyat'a çok gelen- giden olurdu. Irmağın başına otururlar, yemeklerini yerler ve sofralarının artıklarını da kaleenin dibine dökerlerdi. Ben kimseden habersiz, oradaki köpeklerle beraber dökülen ekmeklere üşüşür ve nasibimi alırdım. Yaz mevsiminde bütün azığım bu idi.

Kış olunca ise evimin etrafında çok saz yetişirdi. Ben sazların kökünün tazesini ve beyazını alarak yerdim, kukrlarını atardım. Kışın da azığım bı idi. Bir gün hatırıma:

-Ey Ebu'l Hayr, sen kendini mütevekkil zannedersin. Halkın yapmadığın yapıyorum zannedersin ama otlaklarda otluyorsun, bir şeyler bulup yiyorsun, diye geldi. Kendi kendime:

"İlahi bundan sonra yerden biten hiçbir şey yemeyeceğim. Ancak bana kendi lafzından gönderirsen onu yiyeceğim.Senin izzetin hakkı için buna söz veriyorum",dedim.

Böylece 12 gün geçti, namazın farzını sünnetini ve nafileleri tamamen kılıyordum.

12 gün de sadece nafileleri terk ederek namaza devam ettim.Sonra sünneti terk ettim.12 gün sadece farz namazı kılmaya başladım.Sonra kıyamdan, daha sonra da oturarak da kılmaktan aciz kalarak farzları da eda edemez olmuştum.

Sırrımla niyaz ederek: "Allahım bana farz kıldığın bir hizmetten sorguya çekmen ve kefil olduğun rızkımı da göndermen gerekir.Kefil olmakta devam ettiğin o rızkı bana fazlından ihsan eyle!." diye yalvardım.

Ansızın önümde iki yuvarlak daire görüldü.İçinde de birşey vardı.O iki yuvarlak kürs her gece bana gelir bende içindekini yer,gıdamı temin ederim.

(Şeyh yediği şeyin ne olduğunu söylemediği gibi yanındakiler de ne olduğunu sorrmadılar.)

Böylece bir müddet devam ettikten sonra bana gaza için sınır boyuna gitmem işaret edildi. Buralarını müslümanlar ellerinde bulunduruyorlardı.Ben sınır boyuna gittim.Bir köye vardım.Cuma günü idi.

Mescidin kapısında bir kaç kişi toplanmışlar sohbet ediyorlar, birisi anlatıyor öbürleri dinliyorlardı. Anlatan Zekeriyya Aleyhisselamın ağaca saklandığını ve müşrikler tarafından destere ile kesildiğini anlatmakta idi. O'nun sabrından bahs ederken ben içimden şöyle geçirdim:

"Eğer bende olsaydım orada sabrederdim."

Oradan ayrılıp sınır boylarında Antakya'ya geldiğimde dostlarım bana bir kılınç-kalkan verdiler.Sonra sınır boyuna müteveccihen oradan ayrıldım.Düşmandan korkarak duvar arkalarına sığınmaktan Allah'tan haya ettiğimden oralardaki meşeliğe geçtim.Gece deniz kenarına gelir,abdest alır,namaz kılardım.Gündüz olunca da yine o meşeliğe geçer düşmanın gelmesini beklerdim.

Birgün meşelikte gezerken yemişlerinin bazısı olgunlaşmış,bazısı henüz olgunlaşmamış bir meyve ağacı gördüm.Bu çok hoşuma gitmişti.Allah'a verdiğim sözden o anda gafildim.Elimi uzatarak yemişlerden bir miktar topladım.Sonra birkaç tanesini yemeğe başladım.Bir kısmı ağzımda bir kısmı da elimde olduğu halde yeminim aklıma geldi.Hemen elimde olanları serptim,ağzımdakileri tükürdüm.Kendi kendime mihnet ve bela vakti yaklaştı,dedim.Kılıcımı-kalkanımı ve mızrağımı bir kenara attım,bir ağacın dibine varıp elim şakağımda düşünmeye başladım.Hatta işledim.Şimdi benim halim ne olucak diye düşünüyordum. Ben dalgın dalgın düşünmekte iken bir bölük atlı silahlı kişi gelerek etrafımı sardı.Sonra beni yaka-paça deniz kenarına emir (Reislerinin) yanına götürdüler.

Daha evvel bazı köylüler de benim gibi yakalanarak sultanın huzuruna getirilmiş,bekletiliyorlarmış. Sultan bana:

-Sen kimsin? Necisin? dedi.

Ben:

-Allahın kullarından bir kulum,deyince de orada bulunan esir köylülere tanıyıp tanımadıklarını sordu.

Tanımadıklarını söylediler.Onlara:

-Bu sizin büyüğünüz,fakat siz onu mazur göstermek için tanımadığınızı söylüyorsunuz,kendinizi feda ediyorsunuz,dedi.

Biraz sonra kararını verdi.O kalabalıktan birer birer ayrıp birer el, birer ayaklarını kestiler. Sıra bana gelince:

-Elini uzat! dediler.

Uzattım ve bir vuruşta sağ elimi kestiler.Ayağını da uzat dediklerinde sırtüstü yatarak ayağımı uzattım ve:

-Ya Rabbi! Elim günah işlemişti kestirdin,ayağımın ne suçu var!...diye içimden yalvardım.

O anda atlılardan biri atından atlayarak:

-Durun,kesmeyin,bu adam falan zattır!. Ne yapıyorsunuz, dünyayı başımıza mı yıkacaksınız.Ben bunu tanıyorum! diye bağırdı.

Bunun üzerine reis atından inerek o kesilen eli öptü.Bana da:

-Biz hata ettik,bizi affet,diye yalvardı.

Ben de:

-O suçlu bir eldi.Kestiniz,hakkımı helal ettim, dedim.

Ondan sonra çok ağladım.Çünkü bir anlık dalgınlık yüzünden hem elimden olmuş hemde o her zaman nereye gitsem beni bulan yuvarlak kürsten mahrum olmuştum.İşte bu elimin kesilmesi böyle bir hadise sonucu olmuştur.Bu bir suçlu eldir ve cezasını çekmiştir.Allah ahirette çektirmesin...

Halifenin gömleği

Halifenin gömleği


Ömer ibni Abdülaziz, halifeliği zamanında, bir gün minberde, söylevle meşguldü. Minberin yakınında olan, bir grup halk, konuşması esnasında halifenin zaman zaman elini götürüp, gömleğini hareket ettirdiğini görüyorlardı. Bu hareket orada bulunan ve dinleyenlerin dikkatlerini celbetti. Hepsi kendi kendilerine, neden halifenin konuşma esnasında, elini gömleğine götürüp, hareket ettirdiğini soruyorlardı.

Toplantı tamamlanarak sona erdi. Araştırıldıktan sonra belli oldu ki halifenin, kendisinden öncekilerin Beytülmaldan yaptıkları israfı telafi etmek ve müslümanların Beytülmalın gözetlemek için, bir taneden fazla gömleği olmadığı için yeni yıkanmış gömleğini tekrar aynısını giymişti şimdi de, daha çabuk kurusun diye, hareket ettiriyordu.